Welcome, Guest. Please login or register.
28 Feb 2020 - 01:24:54
batug.com forum sayfalari  |  Basketbol Dışı  |  Kültür - Sanat  |  Edebiyat  |  Topic: Tarih 0 Members and 1 Guest are viewing this topic. « previous next »
Pages: 1 ... 19 20 21 [22]
Author Topic: Tarih  (Read 82712 times)
Sekerford
şampiyon
Pro. Member
*****
Offline Offline

Gender: Male
Posts: 5.989


Forum Raşidi


View Profile
« Reply #315 on: 19 Oct 2016 - 01:47:56 »

Merhaba pazar sabahı bu saatte fabrikada yazılarını keyifle okuyorum şeker hocam. Yalnız geçen yılda yazmıştım takıldığım tek bir nokta var, o da Özal. bu adamın kıymetinin, değerinin yeterince bilindiği kanaatinde değilim. İktisadi açıdan bu ülkeye katkılarını modern dünyada her hangi bir liderin herhangi bir ülkeye yaptığını düşünmüyorum. orada ayrılıyoruz sanırım. saygılar

Özal konusunda ayrılıyoruz diyorsunda abi gelişim bu şekilde. Yakın Tarihin İktisadi bölümünü fazla uzatmadım. Ayrıntıları artık okumak lazım. Fakat tartışılır konuşulur elbette.

Adnan Mederes II.Dünya savaşının yokluğu, tek parti seçimi vs. destekleriyle çekimser ve devletçi bir tek parti iktidarını (İnönüyü devirdi). Menderes iktidarının iktisadi yükselişi hem ekonomik daralmanın bir sonucu (küçülmenin sonunda illaki büyüme hızlı olacaktır) bir miktarda Menderes'in ABD güdümüyle hareket etmesindendir. Üsler, krediler karşılığı siyasi arenada destek falan bir sürü şeyi oraya yazdım zaten. MİT'e yerleştirilen ABD ajanları, yasalar bunlar ayrı şeyler tabi de ek olarak siyasi tek adamlığı kaldıramaması sonucu gelen bir darbe var.

Peşi sıra Morrison Süleyman gelir. Bakın siyasi olarak iyidi kötüydü falan konuşuruz. Lakin İktisadi Tarih ortada. Süleyman Demirel'de amerikan destekli bir adamdır. Krediler ve yatırımlarla iktisadi politikayı kurduğu DPT(devlet planlama teşkilatı) ile şekillendirmiştir. DPT başkanı 1965 yılında Turgut Özal'dır. Peşi sıra Ekonomi bakanı yine Turgut Özal'dır.

1980 darbesi sonrası Ordu'nun ABD güdümüyle bunu yaptığını aradan geçen 40 yıl sonra görüyoruz. Bunu 1950'li yıllarda MİT'e yerleştirdikleri ABD ajanları ve devlet eliyle yürütüdüğünü düşündüren ciddi kanıtlar var (Gerek dönem için okuduğum Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi kitapları gerek sonraki itiraflar davalar var). Yani askeriyenin dolayısıyla ABD'nin ülkedeki sağ-sol gidişatını kontrol edemediğinin bir neticesidir iç karışıklık. Bugün ülkücülere veya solculara gerçek anlamda vatan haini diyebilir miyiz?

Peki 1980 sonrası ne oldu? Ben oraya yazmadım buraya yazayım. Türkiye yine ABD güdümüyle farklı bir politikaya Neoliberal politikalara geçmek için harekete geçilmiştir. Bunun için İktisadi Ekonomiyi ve iş ilişkilerini iyi bile Turgut Özal kullanılmıştır ve yönetime gelmiştir. 1987 yılına kadar ayrıntılarıyla yine anlatmıyorum artık özelleştirmeye dayalı ithalata daha açık ve yabancı sermayeyi ülkeye çekmeye çalışan bir politika tam anlamıyla uygulanmaya çalışılıyor. Özal bu ilk 5-6 yılı iyi idare etse de sonradan adam kayırma ve yolsuzlukları unutmuyoruz. Keza yabancı petrol şirketlerinin CEO'u kardeşi Korkut Özal'ın Enerji bakanlığına gelmesi ve yaşanılan iş ilişkileri sonrası Özal ailesinin ve yakın çevresinin zenginleşmesi (1992 yılında 152 ev sanırım sadece kendi mal beyanlarıdır para arsa ticari faaliyetler hariç) unutulmamalıdır.

Uzatmayayım bu kişilerin iktisadi politikaları kesinlikle ABD güdümündedir. Aldıkları krediler ve yapılmak istenen politika yolu budur. ÖZelleştirmeye dayalı, serbest piyasa ekonomisinden yana olan, yabancı sermayeye açık bir büyüme.

İktisadi olarak bunun tercih edilmesi vatan hainliği değildir. Vatan hainliği iktisadi politikaları yabancı çıkarları doğrultusunda şekillendirip kendini ve yakınlarını zengin etmektir. Bu şerefsizlik, ahlaksızlık, namussuzluktur. Eveleyip gevelemeden bunu söyleyeyim.

Bir diğer iktisadi düşüncemin olumsuzluğa gitmesine sebep 1980 sonrası bizzat Kenan Evren tarafından açılan "İmam Hatip Okullarıdır". Artı olarak ilginç bir şekilde Tarikat ve cemaatlere ülkenin yol vermesi bunların organizasyonlarına izin vermesidir. Turgut Özal ve Korkut Özal'ın bu tarikat ve cemaatler ile yakın bağları vardır (Uğur Mumcunun deyimiyle Takunyalı Kardeşler 1977).

1980 darbe öncesi yaratılan savaş ortamının devlet desteğiyle yapıldığını ve peşi sıra iktisadi yapının Turgut Özal ile ABD güdümüne şekillendiğini peşi sıra Tarikat cemaatlere yol verilerek devlet/polis/yargı/eğitim içine yapılanmaya başlanıldığını görmekteyiz. Bunların sorumluları ve politikaları şekillendiren Turgut Özal'ın ta kendisidir. Adnan Menderes neyse Süleyman Demirel odur. Süleyman ne ise Turgut Özal filmin devamıdır. Son metrajı Tayyip çekmektedir.

Türkiye için en büyük tehlike lütfen dikkat edin "Tarikat-Vakıf-Ticaret" üçgeninin oluşmasıdır. Çünkü Osmanlı devletini ele geçiren sistem Vakıflardır. Vakıflar Tarikatlarla çalışmakta devlet kadrolarını satın alarak vergi kaçakçılığı yaparak ülkeyi ele geçirmektedir. Bu sistemin tekrar kurulmasını sağlayan Turgut Özal'dır Tayyip Erdoğandır. Bunlar ile ilgli (Osmanlıda Tarikat-Vakıf-Tivaret üçgenini) anlatan bir seri yazacağım bloğumda buraya da koyacağım.

Bakın bu "ya serbest piyasa ekonomise karşı gelemek romantiklik elin mahkum abi vatan hainliği değil" meselesinden farklı bir şey. Güney Kore'de bu sisteme 1980 yılında sonra geçmiştir. Güney Kore kötü bir durumda diyebilir miyiz?

Özal'ın kurduğu iktisadi tablo Neoliberalizmi kullanarak ülkenin Tarikat-Vakıf-Ticaret üçgeniyle emperyalizmin eline geçmesini kolaylaştırmaktan başka bir boka yaramayacaktır. Ya çok konuşulacak şeyler bunlar. Niye imam hatip abi? Normal liseyi de savunmuyorum da mesela sorunumuz bizim din eğitimimizin eksik olması mı yoksa bilimsel eğitimden uzak olmamız mı? Konu dallandı biraz kusura bakma Smiley

Eğer bilmiyorsanız o vakıf-ticaret serimden sonra eminim "heaaa vayamnkym Osmanlı böyle çöküyor demek" diyeceğinizden eminim.

Bence bu pek de mümkün değil neden dersen cognitive dissonance:(Bilişsel çelişki) İnsanların edimlerini ve düşüncelerini geçmişteki tecrübe ve değerlerine göre -bu değerler futbol takımı taraftarlığı, bir dine dahil olma, siyasi bir partiyi destekleme gibi değerler olabilir- belirlediklerini savunur. Birtakım düşünce veya değerlere sahip olan insanlar zaman içinde bu düşünce ve değerlerine muhalif durumlarla karşılaşabilirler. Karşılaştıkları durumlar, kendi düşünceleriyle -ya da değerleriyle- çelişirse, bahsettiğimiz bu bilişsel çelişki durumu meydana gelir. Bu durumda "kişiler, kendi inançlarını -yani değerlerini- terk etmemek adına, sonradan ortaya çıkan uyumsuzlukları (karşı durumu) kabul etmeme ve görmezden gelme eylemini sergileyebilir." Gerçeklerle yüzleşmekten kaçar ya da gerçeklere karşı koyarak şedit eğilimine geçer. Karşı görüş hiç var olmamış gibi davranır ve görmezlikten gelir. Bu durumu daha yalın bir dille şöyle belirtebiliriz: Birey, karşısına çıkan (kendi düşünce ve değerlerine aykırı) uyumsuzluklarla yüzleşmekten kaçınır ve bilinçaltında kendini kandırmaya çalışır; fakat bireylerin bilinçaltında gerçekleşen bu durum (bireylerin) bilinçli olarak yaptığı - ya da farkında oldukları- bir kendini kandırma durumu değildir.

Valla sen böyle deyince "acaba bende böyle miyim?" diye düşündüm şimdi. Hani okuyoruz konuşuyoruz ama ne bileyim. Keşke yanılsam yanlış bilsem hea böyle desem ders çıakrtsam ama getirilen kaynak Kadir Mısıroğlu Mustafa Armağan abi. Doğru taraftan yorum yaptığımı düşünüyorum hahahahha

Kayhan oku lan sende yazıları uzun diye atlama
Logged

Kayrakli
keeper
Pro. Member
*
Offline Offline

Posts: 2.396


View Profile
« Reply #316 on: 19 Oct 2016 - 12:56:00 »

lan bunu valla okudum ama zaten bildiklerimi söylemişsin kehkeh Tongue

bu bilişsel çelişkiyi de ülke olarak yaşam biçimimiz haline getirmişiz; menderesten beri aynı boku yiyip duruyoruz işte. seven tapacak hale gelmiş, sevmeyen nefret eder hale gelmişç
Logged
Sekerford
şampiyon
Pro. Member
*****
Offline Offline

Gender: Male
Posts: 5.989


Forum Raşidi


View Profile
« Reply #317 on: 19 Oct 2016 - 18:40:40 »



Modern Fransa Tarihi III

1830 Temmuz Devrimi

Yeni kralımız X. Charles ülkenin tozunu attırmaya kararlıydı. Muhalefet sansürün azaltılmasını, seçimin genişletilmesini falan isterken birden meclisi kapattı. Seçimler iptal edilmşti. 30 milyon Fransa vatandaşının 100 bini oy kullanıyordu ya işte onu 25 bine düşürttü. Basına inanılmaz sansürler ve yasaklar getirdi. Elbette halk bu kararları kabul edemezdi ve tepkiler tekrar alevlenmeye başladı.

27 Temmuzda Paris’e barikatlar kuruldu. Halk tekrar ayaklanmıştı. 28 Temmuzda meclis öğrenci ve işçilerin eline geçti. 2 gün sonra ise kral tahttan indirildi ve yerine Orleans hanedanında  Louis-Philippe tahta geçti. Böylece uzun süren Bourbon hanedanlığı Fransa için sona erdi.

Yeni gelen hükümdarın 1830 yılından sonraki 18 yıllık dönemine ise Temmuz Monarşizmi adı verilir. Yani kısaca şöyle diyebiliriz. Eski kral gücünü kullanarak zıvanadan çıkıp nalıncı keserini kendine yontmaya başlayınca halk bir hareketle kralı tahttan indiriyor. Yenisi geliyor ama oda tozutuyor 4-5 yıla. Sağ ve sol denilen kişilerle anlaşmaya giderek bir nevi denge politikasını bulmaya çalışarak geçen ilk yıllarından sonra bürokrasiyi ele geçiriyor. Kendi adamlarını yerleştirip gücü ele geçirince muhalefet edenlere baskıya ve zulme başvuruyor elbette. Bir çok ayaklanmayı bastırıyor. Suikast ve öldürülme girişimleri peşi sıra geliyor. Tıpkı II.Abdülhamid’e saldırılar gibi bu krala da suikastler düzenleniyor devrimciler tarafından. II.Abdülhamid’in bir benzeridir diyebiliriz.

Baskı rejimi bir çok defa ucuz atlattığı isyanları 1846 yılındaki büyük ekonomik buhranla beraber bastırmakta zorlanıyor. Avrupa’da sanayi devrimi tamamlanmış ve ticari işletmeciler ve şehir halkı nispeten ekonomik olarak toparlanmıştı. Lakin alt/orta tabaka nispeten düşük maaş alıyor ve günde 15 saate yakın eşek gibi çalışıyordu. Oy kullanma haklarının olmaması, şikayetlerinin hiç sallanmamaya başlanması, en küçük isyanın kürek mahkumluğu ile sonuçlanması falan derken yine hafiften kıpırdanmalar arttı.



Halk bu zenginlikten yararlanamadı dedik. Başka neler vardı peki yine büyük bir isyanı teşvik edecek? 1845 yıllarına kadar Fransa nüfusu oldukça artmıştı. Sanayi devrimleri fabrikaların sayısının artmasıyla çalışacak insanlara ihtiyaç duyuyordu. “Çocuk yapın ki zenginleşelim” diye nasihat veren krala uyan halkta yaptı çocukları çoğaldı. Zenginleşen tüccarlar ve patronlar olurken fakir kalan ve zenginleşemeyen halk ne olduğunu anlamaya başlıyordu artık. Birde üstüne Avrupa’da ekinlere bulaşan patates hastalığının vurması fakirlerin sabrını taşırdı. Parayı geçtim kıtlığın baş göstermesi insanları öfkelendirdi. İnsanlar yolları kesmeye milleti soymaya başladı.

Yine 1848 yıllarında  Karl Marx ve Friedrich Engels‘in birlikte yazdığı  Komünist Manifesto adlı yazısı Avrupa’da konuşulur olmuştu. Özel mülkiyeti ve sınıf ayrımlarını kabul etmeyen devletsiz bir toplum yaratma düşüncesi bu fakir halk tarafından destek görmeye başladı.

1848 Büyük Avrupa Devrim Hareketi

1848 yılında Rusya hariç neredeyse Avrupa’nın her yerinde özellikle zanaatkarlar yani mesleki işçiler başta olmak üzere fakir halk, öğrenciler ve köylüler harekete geçti. Paris, Berlin, Prag ve Viyana’da gösteriler ve isyanlar patlak vermeye başladı. Devrim temsilcileri parlamentoda kendilerini temsil ve haklar talep ediyorlardı. Özellikle Paris halkı buna top yekün destek olmuştur. Bunu tahmin eden fakat aniden gelişmesi sebebiyle tam önlem alamayan kral yinede sert önlemlere başvurmuştur. Halk silahlarla güvenlik kuvvetlerine sokaklarda karşı koymuş kanlı çatışmalar yaşanmıştır.

Ayaklanan işçi kesimi genel olarak; asgari bir ücretin belirlenmesini, günlük 10 saat çalışmayı ve haftada bir gün tatil yapmayı, oy kullanmayı, parlamentoda temsili istemişlerdir. Bu istekler elbette kabul edilmemiş direnişte devam etmiştir. (Yani kçını kaşıyıp kazanılan hakların nasıl kazanıldığını bilmeyen mal arkadaşlarımıza örnek olsun)



Uzatmayalım Fransa’da sonunda kral tahttan çekilmiştir. Gerçi bir çok yerde (Almanya mesela önemlidir) parlametolar ve yasalar değişti. Almanya’da bu devrimin en önemli önderi mesela büyük bir sanatçıdır; Richard Wagner. Avusturya-Macaristan ise çok zorlu bir sürece girmiştir. Çünkü bu kesim oldukça faklı etnik kökene sahip bölgeden oluşmaktadır. Bu hareket o bölgelerde bağımsızlık taleplerine de sebep olmuştur (Hırvatlar, Sırplar, Slovaklar, Slovenler, Çekler vs.). Avusturya İmparatoru uzun süre bu etnik bölünmeyi baskı ve basın sansürü ile durdurmaya çalışmıştır. Çünkü gelecekte bu özgür parlamento ve basın yöneliminin sonunda imparatorluğunun dağılmasını kaçınılmaz görmektedir. Beklendiği gibi yapılan bu hareketler imparatorluğu gerçekten dağıtmıştır. Benzer şekilde yakın bir tarihte amcasının darbeyle  indirilmesi sonucu tahta geçecek olan II.Abdülhamid (1876) yine benzer bir baskı ve sansür ağı ile Osmanlı İmparatorluğunu kaybetmemek için uğraş verecektir. Avusturya imparatoru gibi düşünmekle beraber kaçınılmaz olarak dağılma sürecine girilmiştir. Bazı şeyleri engelleyemiyorsunuz yani efendim. Monarşi yıkılmaktadır artık. Fakat kurulacak “Cumhuriyet” yapısı ile hemen demokrasiye geçiş sağlanamayacak. Çünkü insanları yönetim anlayışında demokratik cumhuriyeti tam bilmediği için hükümetleri ele geçirenlerin nasıl tekrar monarşiye geri dönme özlemlerine şahit olacağız.

Bir sonraki yazımız ile devam edeceğiz. Hoşçakalın..
Logged

ai#3
ai#3
Yazar
Pro. Member
*****
Offline Offline

Gender: Male
Posts: 3.054


mezara kadar


View Profile WWW
« Reply #318 on: 20 Oct 2016 - 12:37:53 »

Şeker fransa tarihi falan hoş emeğine eline sağlıkta

Bunlar ile ilgli (Osmanlıda Tarikat-Vakıf-Tivaret üçgenini) anlatan bir seri yazacağım bloğumda buraya da koyacağım.

bunlarla gel bize baba
Logged

Sekerford
şampiyon
Pro. Member
*****
Offline Offline

Gender: Male
Posts: 5.989


Forum Raşidi


View Profile
« Reply #319 on: 20 Oct 2016 - 16:04:35 »

Şeker fransa tarihi falan hoş emeğine eline sağlıkta

bunlarla gel bize baba

hahha abi Fransa tarihinin önemi Demokratik Cumhuriyete Geçiş sürecini iyi analiz etmek. Çıkış alt yapısı, kurulmada yaşananlar ve kuruluşunu öğrenmek.

Bunu neden yazıyorum?

Demokratik Cumhuriyet genel anlamı ile; düşük maaş alan, eğitimini tam olarak almamış veya alamamış, köylü/işçi kesiminin bir şekilde orta tabakayı oluşturmasıyla iktisadi yapıyı ve para babalarının yönettiği sistemi yavaş yavaş öğrenerek haklar talep etmesi ile oluşturulmuş. Aristokratlar ise Demokratik hakların verilmesiyle kontrolsüz bir ekonomiyi/yönetimi istemediğinden buna karşı durmuş monarşiyi desteklemiş.

Yani tarihte; Monarşi-aristokrasi-zengin kesim-emek az yoğun yüksek gelir elde edenler-soylular ve kullanılan din adamları bir kanadı
                     Demokratik Cumhuriyet- fakir kesim-emek yoğun düşük gelir elde edenler-teba ve insan hakları/anayasa bir kanadı

temsil etmektedir.

Ülkemiz Tebaa kısmının mücadelesi ile Demokratik Cumhuriyeti kazanmadığı için (tepeden inme Mustafa Kemal yerleştirdi) hala Monarşiyi ve din adamlarını kendine yakın görmekte. Propaganda ile Demokratik Cumhuriyet ve İnsan hakalrı/Anayasa kavramlarının emek az yoğun ve yüksek gelir elde eden zengin soylular taraından istendiği anlatılıyor.

Mal olursan süren çok olur yani.

Bu sebeple hazır Demokratik Cumhuriyet sistemimizin yıkıldığı şu günlerde bu süreci anlatmak istedim. Bunları geçen sene yazmıştım fırsat olmadı. Ülke yıkılmadan yazayımda sonra "zaten biliyorduk" demeyin Smiley

Söz hemen peşi sıra bahsettiğim Tarikat-Vakıf-Ticaret üçgenini anlatacağım. Hatta zeminini hazırladım. Sekülerizm ve Laiklik temalı 6-7 yazı içerisinde dile getireceğim.
Logged

Give N Go
Full Member
***
Offline Offline

Posts: 610



View Profile
« Reply #320 on: 21 Oct 2016 - 12:17:09 »

@given n go
bence derken sen böyle mi düşünüyorsun yoksa genel anlamda insanlarda bilişsel çelişki var mı diyorsun?
Kastettiğim genel anlamda insanlarda varolan,tanımın sonunda ki "bu durum (bireylerin) bilinçli olarak yaptığı - ya da farkında oldukları- bir kendini kandırma durumu değildir."yani burada çaresizlikten de  kaynaklanan bir mecburiyet sözkonusu olabilir.
Bu insanları bu çaresizliğe sürükleyen üst sistemler ise gene insanların kendi inanç ve ihtiyaçlarından beslenen bu paradoksal yapıyı oluşturuyor.


İktisadi olarak bunun tercih edilmesi vatan hainliği değildir. Vatan hainliği iktisadi politikaları yabancı çıkarları doğrultusunda şekillendirip kendini ve yakınlarını zengin etmektir. Bu şerefsizlik, ahlaksızlık, namussuzluktur. Eveleyip gevelemeden bunu söyleyeyim.

Bence bu siyasette töredir.Geleneksel olarak siyasetçiden beklenen partisini ve partilileri zengin edebilme becerisidir,bunu vaadedemeyen liderlerin iktidara gelmesi mümkün değildir.Rahmetli bir milletvekilinin dediği gibi siyasetçi önce kendisi sonra partisi ve partilisi en sonda halk için çalışır.
« Last Edit: 21 Oct 2016 - 12:19:05 by Give N Go » Logged

"Life is either a daring adventure or nothing at all. Security is mostly a superstition. It does not exist in nature."---Helen Keller
Sekerford
şampiyon
Pro. Member
*****
Offline Offline

Gender: Male
Posts: 5.989


Forum Raşidi


View Profile
« Reply #321 on: 21 Oct 2016 - 18:46:29 »

Kastettiğim genel anlamda insanlarda varolan,tanımın sonunda ki "bu durum (bireylerin) bilinçli olarak yaptığı - ya da farkında oldukları- bir kendini kandırma durumu değildir."yani burada çaresizlikten de  kaynaklanan bir mecburiyet sözkonusu olabilir.
Bu insanları bu çaresizliğe sürükleyen üst sistemler ise gene insanların kendi inanç ve ihtiyaçlarından beslenen bu paradoksal yapıyı oluşturuyor.


Bence bu siyasette töredir.Geleneksel olarak siyasetçiden beklenen partisini ve partilileri zengin edebilme becerisidir,bunu vaadedemeyen liderlerin iktidara gelmesi mümkün değildir.Rahmetli bir milletvekilinin dediği gibi siyasetçi önce kendisi sonra partisi ve partilisi en sonda halk için çalışır.

Sanırım temsili siyasi seçimlerimizi ve beklentilerimizi sorgulamamız gerekmekte. Meselenin bir partiyi değil devleti çıkarları doğrultusunda kuran halkı savunmak olmalı. Siyasi iktidar çoğunluğu değil ülke içinde ki seçimlerin en fazlasını alıyor ve bunu kendi kısmi zenginini yaratmak olarak algılıyor.

Bunlar siyasi töre değil aslında yolsuzlukların kılıfları. Doğru söyleyip doğru olanı savundukça medeniyete daha yaklaşıyoruz.

Galiba ülkemiz adına en iyi siyasetçi başbakan olmadan evvel de olduğu zaman da gelirini artırmamış kişi olmalı. Bence çıkar yolumuz bu. Orta sınıftan ve zenginleşmeyecek şekilde ülkeyi yöneten adam etrafını da zengin etmez.

Ha çıkarı için siyasi partisinin lider olmasını istiyor ise ülke vatandaşları amnkym o ülkenin de vatandaşlarının da.
Logged

Sekerford
şampiyon
Pro. Member
*****
Offline Offline

Gender: Male
Posts: 5.989


Forum Raşidi


View Profile
« Reply #322 on: 22 Oct 2016 - 15:52:26 »



Modern Fransa Tarihi – IV

İkinci Fransa Cumhuriyeti 1848-1852

Kralın baskısı ve adil olmayan davranışları sonucu yapılan geniş çaplı 1848 Devrimleri Fransa kralının sonunu getirmişti. Artık halk bir cumhurbaşkanı seçebilecek, parlamentoda temsil edilebilecekti. Fransız vatandaşı olan erkekler oy bile kullanabilecekti daha ne olsun.

Fransa tarihine “İkinci Fransa Cumuriyeti” olarak geçen bu dönem için ilk olarak cumhurbaşkanı seçildi. Halk tam adı Charles Louis Napoléon Bonaparte‘ı yani büyük imparator Napolyon Bonaparte’nin yeğeni olan III.Napolyon‘u cumhurbaşkanı seçti. Halk ilk defa bütün erkekler ile beraber oy kullandı ve parlamento kuruldu. Yeni bir anayasa kabul oluşturuldu ve kabul edildi. İnsanlar sevinçle “Ne güzel lan bizim seçtiğimiz adamlar ülkeyi yönetiyor eheheh” diye seviniyordu.

III.Napolyon ise devrim hareketleri başlamasından sonra kafasında planı oluşturup hemen bir parti kuracaktı. Bonaparte partisi temmuz seçimlerinde başarılı olmasına rağmen daha fazlasını umduğundan eylül ayındaki ikinci seçimlere kadar çalışmalar yapıyor. Amcasının ismini sürekli ön plana getirerek “Büyük Fransa” temalı parti sloganlarını sürekli tekrarlıyor. Fakirlerin borcunu sileceğini, yardım edeceğini, eşitlik getireceğini dile getiriyor. Artık eski “Büyük Fransa” tekrar yeni cumhuriyet ile atılım yapacağını falan işte bildiğimiz tırıvırılar falan. Yalnız bu adam anasının gözü tabi gidip kilise ile de arka taraftan irtibata geçiyor. Onlara bütçe vereceğini artık eski zulüm günlerinin bittiğini, demokratik yapıyı hızlandıracağını anlatıyor. Onlardan da destek alıyor. Bildiğin demokrasi aşığı adam.



Sonuçta seçimi %73 gibi akıl almaz bir oy oranıyla kazanıyor abimiz (seçmen sayısı 7,5 milyon ki yaklaşık neredeyse 6 milyona yakın oy almış). Cumhurbaşkanı olunca hemen ordu ve yönetim kademelerine kendi adamlarını getiriyor. Bürokraside kadrolarını oluşturmak için çalışmalara başlıyor. İktidarı süresince bürokrasiyi hızla ele geçiren III.Napolyon 4 yılın sonunda bir sorunla karşılaşıyor. Her diktatör adayının yaşadığı zorluklar efendim. Sııntı şu; cumhurbaşkanı 4 yılda bir değiştirilmeli!

“400’ü verin bu iş çözülsün” diye ortalarda dolaşıyor mu onu bilemiyoruz elbette. Fakat anayasayı değiştirmek için meslisin 3/4’ünün desteği gerekiyor ama olmuyor daha doğrusu meclis sonucun cumhuriyet aleyhine gelişeceğini tahmin ettiğinden bunu istemiyor.

Demokratik diktatörümüz III.Napolyon baktı olmuyor yerleştirdiği adamlarla yapıyor darbeyi. Cumhuriyetçiler bunun ile mücadele etsede kazanamıyorlar. Çünkü polis ve askeri kuvvetleri kendi adamlarıyla doldurmuş durumda. Bildiğin “hayır seni istemiyoruz” diyenin karşısına devletin polisi/askeri silahla karşı duruyor.

Yasama meclisini dağıtıp herkesi sindiriyor. Hızla referandum yaparak baskıyla girdiği seçimlere 2 Aralık 1852 yılında kendisini imparator ilan ediyor (Hayırlı olsun). Aslında işçi ve köy sınıfının seçimlerle bazı hakları ele geçirmesi sebebiyle burjuva sınıfı (patronlar diyelim) özgür parlamentoyu istemiyorlardı zaten. Bu sebeple imparatorluğa dönüşü olumlu karşılamışlardı. Böylece ikinci imparatorluk dönemi başlıyor efendim. Demokrasi, özgürlük falan derken bir baktılar ki seçimle diktatör çıkıverdi.

İkinci İmparatorluk 1852

Ne diyorduk? Mal gibi gidip diktatörü seçersen olacağı budur diyorduk. Halkı “özgürlük getireceğim” diye kandıran ve kadrolaşarak diktatörlük kuran III.Napolyon muhalefeti sert bir şekilde sindirmeye başladı.

Yaklaşık 1860 yılına kadar sert bir polis devlet yönetimi kuran III.Napolyon bu tarihten sonra halk tepkisinden de çekindiğinden biraz daha yumuşak bir yönetim anlayışına geçti. İşçilere bazı dernekler kurdurttu. Fakir köylülere yardım ederek yanına çekmeye çalıştı. Ekmek fiyatını özellikle çok düşük tutarak alt kısım tepkileri azaltmayı hedefledi. Ülkenin kodamanları bu lidere sarılmışlardı çünkü sosyalizm tehlikesine karşı bu baskıcı imparator çok daha iyiydi. Bir nevi halkı sömürerek fakirleştirmek ve sonra yardım ederek “ben sizin yanınızdayım” imajı verme planı üstüne kurduğu iktidarı uzun yıllar devam edecekti.



Neyse çok uzatmayayım. Yurt dışında da ona buna çatan III.Napolyon Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ne yardım etti. Avusturya ile falan savaştı. Lakin yolun sonu 1870 yılında gözüktü. Bu yıllar öncesinde fakir kesimi yanına almak için bazı girişimleri abarttığndan burjuva sınıfı ile arası açılmıştı zaten. Üstüne Prusya ile girdiği salak saçma mücadelede de büyük devlet adamı Bismark ile çatışmıştır (şimdiki Almanya’nın temeli diyelim zaten sanırım ilk başbakanıdır). Onlarla hesaplamadan “Siz kimsiniz lan benim imparator” diyerek girdiği savaşta sanayi lokomotifi olan Almanlara çok ağır yenilince Fransa ele geçirilmiştir. Ele geçirilen III.Napolyon tahttan indirildi. Yine savaş sırasında iktidarın Fransa içlerinde isyanlar ile mücadele ettiğini de anlatmak gerekiyor.

Sonunda tekrar Cumhuriyet ilan edilmiş ve adına “Üçüncü Fransa Cumhuriyeti” denmiştir. Lakin Fransa seçimle gelip cumhuriyeti yıkan adamın yüzünden yıllarca baskı görmüş, sebepsiz dış politikada sağa sola çatarak yine sebepsiz bir şekilde Bismark ile savaşmış ve ağır mağlubiyet ile Fransa’yı işgal ettirmiştir.

Ne diyelim gte giren şemsiye açılmazmış arkadaşlar. Devam edeceğiz.
Logged

Sekerford
şampiyon
Pro. Member
*****
Offline Offline

Gender: Male
Posts: 5.989


Forum Raşidi


View Profile
« Reply #323 on: 27 Oct 2016 - 21:20:00 »



Modern Fransa Tarihi – V – Avrupa ve Türkiye Analizi

Arkadaşlar söylediğim gibi pek fazla ayrıntıya girmeden yaklaşık olarak 100 yıllık bir süreci (1750-1870) anlattık. Bundan sonrasının anlatılmasına aslında pek gerek yok gibi. 1870 yılı sonrası Fransa’da kurulan üçüncü cumhuriyet oldukça başarılı süreçlere imza atmıştır. Parlamento bu yıldan sonra gittikçe daha özgür anayasal düzenlemelerde bulunmuş ve demokrasiyi kuvvetlendirmişlerdir.

Basın özgürlüğü, seçimlerin tarafsızlığı, yargı bağımsızlığı, laik demokratik devlet sisteminin adım adım sağlanmaya çalışması, sendika ve dernek kurma özgürlüğü, çalışma standartları, zorunlu ve ücretsiz eğitimin yapılması, toplantı ve çeşitli bildiri hakları vs. 1907 yılına kadar çıkartıldı. Birinci dünya savaşından sonra faşizm ile mücadele süreci falan neyse işte yeterli sanırım anlatım için. Zaten amacımız demokratik hakların neden talep edildiği ve nasıl kazanıldığını Fransa üzerinden anlatmaktı.

Ne yazık ki okullarımızda Avrupa tarihi hiç anlatılmaz. Halkımız Berlin sokaklarında gezerken “Ne güzel caddeler, parklar ve insanlar, adamlar sistemi oturtmuş azizim” diye söylenir lakin nasıl oturttuğunu araştırma ve öğrenme zahmetine girmez. İnsanlar bu sebeple parlamentoda kullanabildikleri oylar, seçilme, demokratik hukuksal yapı, çalışma ve tatil saatleri, asgari ücret, cinsiyet eşitliği, eğitim vs. hakların oralarda nasıl kazanıldığını bilmemektedir. Bahsettiğimiz bu şeyler 1750’li yıllarda başlayan Avrupa halk hareketinin yıllarca süren mücadelesi, isyanı ve kanıyla kazanılmıştır. Tekrar tekrar ele geçirilen parlamento tekrar isyanla ve kanla geri alınmış, tekrar ele geçirilmiş ve tekrar geri alınmıştır. Burada en önemli etken her zaman alt sınıf köylü ve işçi kesim yani gelir/eğitim seviyesi bakımından alt tabaka olmuştur.



Fransa ve haliyle modern dünya ülkelerinde yaşayan köylü ve işçi sınıfları sürekli bahsettiğimiz hak ve özgürlüklerden daha çok pay almak için mücadele etmişlerdir. Hükümet yetkilileri en fazla köylü ve işçi sınıfından korkmakta ve çekinmektedirler. Eğitimsiz ve asgari ücretler çalışan işçi çocuğunu öldüren zengin para babasının oğluna hesap sorulmasını ister. Kendinden alın terinden alınan vergilerin çalınmamasını ister ve devletin harcadığı her kuruşun hesabını sorar. Çünü devlet mekanizmasının alın teriyle kazandığı paranın vergileriyle oluşturulduğunu bilir. Kendisini boş palavralar ile kandıran siyasetçiye itibar etmez, eleştirir hesap sorar..

Kurduğumuz “Demokratik Cumhuriyet” yönetimi ise köylü ve işçi sınıfına dayanmamaktadır. Mustafa Kemal’in getirdiği kurallar bütünü bu sebeple ne alt sınıf tabakada ne de üstü sınıf eğitime sahip kanatta tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Demokratik Cumhuriyet için mücadele etmemiş köylü ve işçiler haklarını koruyacak partilerden ziyade dini siyasete alet eden siyasi demagoglara oy vermeyi seçmiştir. Modern ülke vatandaşları aksine eşitliği ve yargı bağımsızlığını değil monarşiye geri dönme arzusunu taşımaya devam etmişlerdir.

Ülke vatanadaşlarımıza kızmayalım. Bu tip bir yönetim ne kültürümüzde ne dinimizde ne de yaşantımız da bulunmaktadır. Eleştiri bizde yadırganır, haksızlık kabullenilir, susmak erdem sanılır ve ölümler kader görülür. Bu tip toplumların modern toplum ve ilerleme düzeyine geçmeleri çok zordur.



Bunun için eleştirilecek diğer şey eğitim ve maddi gücü ölçüsünde yeterli imkanları olan kişilerin bile bahsettiğimiz değerleri bilmemesi hatta öğrenmek bile istememesidir. Ülkemiz Cumhuriyet Bayramlarından kaçan, İstiklal Marşı’nda sesini çıkartmayan, tarihi savaşlarını bile eksik ve boş anlatan cahil bir bedevi devleti haline gelmiştir. Tek çıkar yolumuz doğru bilgileri okuyarak etrafımıza anlatmak ve çocuğumuzu bu bilinç ile yetiştirmek olmalıdır.

Yazılarımıza yakın bir zaman sonra başlayacağım bir diğer seri ile devam edeceğim. Israrla “Osmanlı Devletinin nasıl çöktüğü” konusunu anlatmayacağım🙂 Çünkü Osmanlı Tarihini baya özetleyerek yazıyorum zaten.

Fakat sistemin nasıl kokuştuğunu anlatmak ve Mustafa Kemal’in neden “Laik ve Seküler” bir devlet-eğitim sistemine geçerek tarikatları/vakıfları kapattığını anlatacağım. Oldukça bilgileceneceğinizi düşünüyorum.

Hoşçakalın..
Logged

Sekerford
şampiyon
Pro. Member
*****
Offline Offline

Gender: Male
Posts: 5.989


Forum Raşidi


View Profile
« Reply #324 on: 10 Aug 2017 - 03:29:54 »

Bloğumda Piri Reis ile ilgili bir seri yazı yazmıştım. Buraya da yine koyayım da merak eden arkadaşlarımız faydalansın bari. Yarın bir gün koyarım.

Maksat forum şenlensin biraz iyice ıssız kalmışız.
Logged

Pages: 1 ... 19 20 21 [22]
batug.com forum sayfalari  |  Basketbol Dışı  |  Kültür - Sanat  |  Edebiyat  |  Topic: Tarih « previous next »
    Jump to: